1 Mayıs 2012 Salı
Anakronizm Geyikleri
Yaşadığın zamana ait olmama hissini çok derinden yaşıyorum bu aralar. Birşeyleri değerlendirirken kullandığım kıstaslar ya eski zamanlara ait ya da daha gelmemiş zamanlara. Bir türlü yaşadığım zamanı tutturamıyorum. Dolayısıyla etrafımdaki insanlarla asla geçmeyen bir anakroni hali mevcut.
Genelde insanlar anlaşılmamaktan dem vururlar ama benim durumumda benim insanları anlayamamam durumu söz konusu. sosyal ortamı paylaştığım insanların değer verdiği şeyleri, tutkuları, heyecanları ile benimkiler arasında alaka keskel alaka seviyesinde. Bundan dolayı sürekli bir anlama, anlaşılma, anlaşma çabası içindeyim. O kadar yorucu bir süreç ki; her an anexitye kayabilirim diye korkuyorum.
Çok isteyerek elde ettiğim birşeyin kimsenin umurunda olmaması ya da hiç umurumda olmadığı halde lütfedilen birşeye herkesin teveccüh göstermesi artık adiyattan vakıalar. Anakronizme suç atıyorum bu durumla ilgili olarak. Ne de olsa ne hissetiğimi, sevdiğimi ve isteyeceğimi kontrol edemeyeceğime göre suçlu ben olamam.
O zaman ben değil kader utansın...Bir ömrü boşu boşuna geçireceğiz anlaşılan.
9 Nisan 2012 Pazartesi
Pes Etmek Yok (En azından şimdilik)

Bu tür günleri yaşarken babamın zengin olmadığına ve kendi işimiz olmadığına daha çok hayıflanıyorum. Büyük bir adilik yapıldığında ya da saçma sapan bir duruma sadece beceriksizlikler yüzünden düşürüldüğümde alıp başımı gideyim istiyorum. İşin kendisinden çok beraber çalıştığım insanların beni yorması da ayrı bir cabası zaten.
Ama bunu yapmamalıyım artık. Kendime söz verdim. Sabredicem. Diklenmeden dik durucam. Birşeyler üretmenin ve değer yaratmanın yolu buradan geçiyorsa öyle olsun napalım. Nasılsa Allah herşeyi görüyor ve niyetimi biliyor.
Ameller niyetlere göredir. Benim kapasitemin yettiği ölçüde bu ülkeye hizmet etmek niyetim. Ettirmiyorlarsa da yapabileceğim birşey yok. Belki bir gün sıra bana gelir ya da kısmetimizde birşeyler yapmak yoktur diyerek ömür çürütürüz.
Hayaldi Gerçek Oldu !

Bu aralar kısa sürede ülkemde değişen şeyleri hayretle izliyorum.
Küçükken milli takımın bırakın puan almasını gol atmasına sevindiğimiz dönemlerden, büyük turnuvalara gidemediğimiz için dünya çapında teknik adamları kovduğumuz dönemlere geldik.
Bir çok branşta Avrupa kupaları kazanırken hemen hemen tüm branşlarda iddialı takımlarımız var artık.
Türk dizileri artık takribi 500 milyonluk bir coğrafyada hit olurken Türk malı tapon mal olma durumundan hızla uzaklaşıyor.
Memurların maaşları ciddi olarak düzeltilirken bir çok konuda özlük hakları iyileşti.
80 lerde kişi başı et tüketimimizin 4 katı et tüketiyoruz şimdilerde.
Ben küçükken sadece özel günlerde alabildiğimiz muzu şimdilerde almayanı dövüyorlar modunda heryerde bulabiliyoruz mesela.
15-20 yıl evvel tatilden sadece köyüne gitmeyi ya da orta direksen bir pansiyona gidebilmeyi anlarken artık herkesin bir tatil gündemi var Öyle ya da böyle.
Bir üniversite gencinin bırakın yurtdışı görmesini okuduğu şehrin dışına çıkması bile büyük bir hadise iken artık üniversitelerden yurtdışı görmeden mezun olanlar ancak ya çok mal ya da çok tembeller oluyor.
İşe ilk başladığım yıllarda 100 milyar $ ihracat hedefi konulduğunda herkes günlerce dalga geçmişti ve bunun imkansızlığına dair vir vir etmişlerdi. Ama daha geçen yıl yeni hedefin 500 milyar $ olduğu ve bunun gerçekten bence bile büyük bir iddia olduğu durumda kimse ağzını açıp bir tek aksi argüman öne süremedi.
"28 şubat bin yıl sürecek" dedikten 15 yıl sonra kaçacak yer arayan "cumhuriyetin yılmaz bekçileri" de ayrı bir alem.
Velhasılı kelam ben bu ülkede yaşamaktan heyecanlanmaya başlıyorum. Ezik büzük " 1 Türk dünyaya bedeldir" geyikleri bitti. Pragmatik, rasyonel ve özü ile barışmış bir ülkede yaşamanın tadını hafif hafif alıyorum. Bununla beraber bu tat henüz buruk bir tat. Ağızda kekremsilik bırakıyor. Henüz ülkenin ayrılmaz parçaları kendilerini buraya tam olarak ait hissetmediklerine dair türküler söylüyorlar ve biz bu sorunu hala çözemedik. Sonra, toplam refah artarken artan refah, olması gereken kadar adil dağılmıyor. En önemli konulardan biri de kurumsal başarılar yerine hala günü birlik sürdürülmesi çok zor şeylerle vakit harcıyoruz. Onun yerine hazır rüzgarı arkamıza alıp ivmelenmişken bir nebze olsun kalıcı işlere ve yerleşik düzene geçebilsek tam muhteşem olacak.
Hayaldi gerçek oldu, gerçekken kalıcı olsun ki bizden sonra görecekler tekrar hayal kurmak zorunda olmasın.
3 Nisan 2012 Salı
Kısmet

Kısmetten ötesinin yalan olduğuna dair çok acı tecrübelerim var. Kasmak, kasmak ve daha çok kasmak aslında sonuç üzerine neredeyse hiç etki etmeyen faaliyetlermiş gibime geliyor artık.
Diğer yandan ironik olansa sadece kasanların birşeyleri elde edebildiklerine dair olan realite. Hani bir laf varya "aramakla bulunmaz ama sadece bulanlar arayanlardır". Bu da kısmetle ilgili en veciz ifade olsa gerek.
Elini attığı hemen hemen her işte hayak kırıklığı yaşamış biri olarak defansif mekanizma geliştiriyor olabilirim belkide. Bu konuda objektif olmadığım ve direkt taraf olduğumda bir vakaa. Yine de birşeyleri tekrar tekrar deneme enerjisini ve başarma isteğini duymak için motivasyon kaynağına ihtiyacım var. Hayal kırıklıklarımdan bir yol olsa buradan fizana gider ama sadece anlatabileceğim tek başarı için geri kalan tüm hayal kırıklıklarını tekrar yaşamaya razıyım.
Başarılar ise zaten göreceli kavramlar. Eminim feysbukta grup kursam benim yerimde olmak isteyen birkaç milyon Türk genci bulabilirim. Yani olaya başka türlü bakılsa durumum o kadar da kötü değil. Fakat, insanın zihni ile inşaa ettiği hayat algıları ve irtibatta olduğu sosyal çevrenin standardları bizim de kriterlerimizi belirliyor. Buna ilave olarak insanın fıtratımınzaafları da eklenince kendimi mutsuz edecek derecede yüksek standardlarım olabiliyor.
Çok fazla "bu dünya" endeksli yaşıyor olmanın yan etkileri bunlar işte. Biraz daha uhreviyat ağırlık bir rutin hayata ve tefekküre ihtiyacım var. Bunu bile bile yine kendimi bu psikolojiye mahkum etmem de hiç mantıklı değil.
Neticede, kısmetten öte yol yok...
22 Mart 2012 Perşembe
Sahip Olmak mı? Sahip Olunmak mı?

İnsanların maddiyatla kurduğu ilişkiyi anlamakda zorlanıyorum. Tamam hepimiz modern dünyada yaşıyoruz. Kazanan ve kaybedenler diye bir hayat algımız var. Zihin dünyamızda fizik çoktaaaan metafiziğin yerini aldı falan filan ama yine de bu maddiyatperestlik benim akıl ve fikir kodlarımda makes bulmayan bir olay.
Bir şeye sahip olmak için harcadığımız çaba çoğu zaman çok beyhude. Sahip olduğumuz şeyin bize sağladığı faydadan çok "aaa bak nasıl da bu şeye sahip oldum. O artık benim" diyebilmenin hazzını daha çok seviyoruz gibime geliyor. Bu haz ise bizi birşeyler alma fetişizmine götürüyor. Artık ihtiyaç duyduklarımızı almaktan çok almanın getirdiği o kısa zamanlı tatmine müptelayız.
Ortaçağa kadar alışveriş işi düşük sınıfın yaptığı aşağılık bir işken artık her zümreden insanların kendilerini iyi hissetmek için yaptıkları bir tür terapi olmuş durumda. Ama diğeryandan "Shopaholic" diye bir hastalık da türemiş durumda ve çoğu kişi bunun bir hastalık olduğunun farkında bile değil.
Bu gidişat insanların özgürlüğünü elinden aldı bile. Sürekli olarak esaret altında insanlar ömürlerini harcıyorlar. İlk başlarda bir şeye sahip olmanın ihtirasının esiriler ve bu sahiplik gerçekleşene kadar didinip duruyorlar ama sahip olunduktan sonra da esaret son bulması gerekirken bu sefer de sahip olunan şeye esaret başlıyor. Elde edilenin yitirilmesine karşı duyulan o dayanılmaz korku insanı bir başka esaret altına alıyor. Yani sadece esaretin cinsi değişiyor ama özü değişmiyor.
Habire sigortalar, kaskolar ve bunlar için ödenen bir yığın prim için daha çok çalışmanın getirdiği yıpranma...
Sonuç; ailesine, çocuklarına, dostlarına ve sevdiklerine zaman ayıramayan milyonlarca homoeconomicus. Hepsi, bir gıdım iyelik duygusu uğruna.
Peki eşyanın gerçek sahibi bu hayat pratiğinde nerede? İstediğine istediğini verenin akıldan çıkması durumunda nasıl bir kaosa sürüklendiğini insan anlarsa o zaman belki tüm bu esaretten kurtulur ve sahibinin eşya değil de eşyayı yaratan olduğunun farkına varır. Gerçek özgürlük ise bu farkındalıkla başlarken ruhuna ve kalbine yüklenen onca ağırlıktan da kurtulmuş olur.
16 Mart 2012 Cuma
Yine Kar....

Aylardan mart ve hala kar yağıyor. Sabah 5 cm daha kar vardı ve artık gerçekten kabak tadı verdi. Normalde İstanbul'da kışın ortasında yağan kar burada martta yağıyor. Yuhhhh hatta yuhhhsss diyorum.
1 Mart 2012 Perşembe
Zeytin, Ekmek ve Yalnızlık

Evde yine tek başına oturmuş açlığımı bastırma derdindeyim. Canımın hiç birşey hazırlamak istemediği günlerden biri ve en kolayından zeytin ekmekle öğünü geçiştiriyorum. Çay koymak bile içimden gelmiyor.
Bu kadar düşük profilli bir hayat standardına sahip olunca da "benim burada ne işim var?" sorusu kafamı kemirip duruyor. Hiç kimsenin beni tanımadığı benim de kimseyi tanımadığım bir şehre ait olmaya çalışmak oldukça beyhude bir gayret gibi görünüyor artık bana.
Diğer yandan da hayatım tamamen bir yerlere, bir şeylere, birilerine ait olmaya çalışmakla geçti. Hep içimde aidiyete dair boşluk vardı. Ülke değiştirdim, iş değiştirdim, şehirler değiştirdim ama ben neredeysem o boşluk da oradaydı. Sanırım artık 30 yıllık bu arayışımın sonuçsuz kaldığını kabul etmem gerekiyor. Çünkü değiştirebileceğim ve kendimi ait hissedeceğim bir yer ve şey arayacak dermanım kalmadı.
Önce, Çerkezlikten gelen etrafımda ki baskın kültüre ait olmaya çalışma çabası akim kaldım. Sonra nefret etttiğim ama para kazanabildiğim işime ait olmakta başarısızdım. Aileme ait olmaya çalıştım ama onlarla bile duygu, düşünce ve beklentilerimde fersahlarca fark vardı. Her nefes alamaz olduğumda leylek misali oradan oraya göçmeyi denedim. Ama o da bu derde çare değil. Canım artık birşey yapmak istemiyor. Ne okumak, ne çalışmak, ne gezmek...Hepsi birer angarya. Mecbur olmasam yemek yemem hatta nefes bile almam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
