26 Kasım 2012 Pazartesi

Allah'a Sığınıyorum











 

 
Ehl-i dünya olmaktan Allah'a sığınıyorum.
 
Dünya için endişelenmekten Allah'a sığınıyorum.
 
Derd-i maişete müptela olmaktan Allah'a sığınıyorum.
 
İbadetleri vaktinde ve hakkıyla yapamamaktan Allah'a sığınıyorum.
 
Dindar"mış" gibi görünüp riaya kaçmaktan Allah'a sığınıyorum.
 
İnsanların hoşuna gidecek şeyleri, Allah'ınkilere tercih etmekten Allah'a sığınıyorum.
 
Takva ve zühtü, maddiyata tercih etmekten Allah'a sığınıyorum.
 
Nefsimin kontrolüne girmekten, Allah'a sığınıyorum.
 
Olmadığım gibi görünmekte Allah'a sığınıyorum.

Aklımdan ve kalbimden geçen kötülükleri fiiliyata dökmekten Allah'a sığınıyorum.
 

30 Ekim 2012 Salı

Kasımda Bedewi Olmak Başkadır


Hani bir gün bedevinin biri çölde kutup ayısı ile karşılaşmış ve olanlar olmuş ya benim de kronik bir bedewilik sorunum var. Bekleyerek geçer diye umut içinde geçen yıllarımın ardında artık sorunun ikinci evresi olan kabullenme evresine geçiyorum.

Evet ben su katılmamış bir bedewiyim. Her gün karşılaştığım ayıların hepsi mi kutup ayısı olur arkadaş???

Ama aynı alerji gibi benim kronik bedewiliğimin de bazı mevsimleri var. Kasım ayı bedewiliğim en azdığı aydır mesela. Nedendir bilmem hep hayatımdaki kötü şeyler kasım aylarında olur. Gerçi bu sene kasım biraz erken geldi ama yapacak birşey yok... İşlerimin ters gitme durumlarına alışmaya başlamıştım bu geçen yıllar için de ama artık yaşlılıktan mıdır nedir beni daha çok etkiliyor son yıllardaki bedewilikler.

Beni teselli eden şey ise belki sadece pişmiş tavuğun  başına gelebilecek ihtimallerde cereyan eden hadiselerin günahlarıma kefaret olabileceğine dair içimdeki iyimserlik.

Herşey sonsuza kadar kötü gidemeyeceğine ve Kasım ayı da netice de sadece 30 gün olduğuna göre ne diyoruz?

HAYDİ GELSİN ARALIK !!

24 Ekim 2012 Çarşamba

When I was in London...


Son 5 yılda üç başarısız girişimin ardından hiç beklenmedik şekilde gerçekleşen Londra seyahatim ağzımda kekremsi bir tat bıraktı. Her zamanki gibi çok miktarda iş ve eser miktarda turistik şekilde geçirilen 4 günün ardından yurda ayak basıp duty free nin toprağını öptüm.

Bu seyahatin ardından ilk farkettiğim şey ise insan birkaç yıl yurtdışına gitmeyince havaalanı acayip değişiyormuş. Herşey bir allakbullak olmuş ki lounge lardan güvenliğe kadar bir sürü değişiklik vardı. İkinci olarak ise; gerçekten yaşlanmışım. 3 gece içinde sadece bir akşam o da çok kısa süreliğine gezintiye çıkabildim. Çabucak yoruluyorum artık. Ayaklarıma karasular inene kadar mağazaları dolaşıp geceleri sokakları arşınladığım günler sanırım artık geride kaldı. O mağaza senin bu mağaza benim dolaşmak haricinde alemlere akma (!) kısmının yerini ayaklarını uzatıp tv izlemek aldı.

Londra'ya gelince... Şu ana kadar Avrupa'da gördüğüm en kendime uygun şehir diyebilirim. Hem de açık ara! Çok hareketli, kendine göre kontrol altında kaosu ve de tarzı olan bir şehir. Dünyayı ilgilendiren birçok kararın alındığı binaların yanlarından geçerken kendimi çok garip hissettim gerçekten.

Zenginliğin, ihtişamın, tarzın, egonun ve kozmopolitliğin dibine vurmuş bir yer Londra. Gördüğüm ferrari sayısını unuttum mesela...Ya da müzikal sayısını...Ya da dünyaca ünlü markaların sıra sıra dizildiği onlarca sokağı...Sokaklarda İngiliz'lerin sayısı yabancılardan azdı mesela...

Havasına diyecek tek laf RESMEN DEPRESIF. İnsanı yaşamaktan soğutur bu kasvet kanımca. Yalnız anlamadığım bu kasvete rağmen şehirdeki bu tempo nasıl gerçekleşiyor. Sanırım ben orada yaşasam sadece uyumak isterdim. Hem de hiç yataktan kalkmadan. Depresif insanlara göre bir şehir olmadığı kesin.

Yine de itiraf etmeliyim ki; keşke birkaç yıl özellikle de üniversite zamanlarımda burada zaman geçirmek isterdim. Kendimi geliştirebileceğim gibi hayata bakış açıma de ciddi katkıları olurdu muhakkak. Şu ana kadar yaşamadığım için hayıflandığım tek Avrupa kenti de Londra oldu dolayısıyla.

Bu saatten sonra gidip yaşar mıyım? Sanmıyorum ! Ama çok kültürlülüğü ve kendine has tarzı ile gerçek bir dünya başkentiydi. Eğer büyük bir sorun olmazsa da yılda en az 1 kez gitmeyi planlıyorum. Bakalım mümkün olacak mı?

11 Eylül 2012 Salı

Bir Alamete Binmiş Kıyamet Yolcusu


 Eve döndüm ve 2 yıl önce indiğim kıyamet trenine tekrar binmiş durumdayım. Büyük bir kaos ve yoğunlukla geçen günlerimden artık başım dönmek üzere. Frene basıp durmam gerekebilir her an.

Diğer yandan bu yoğunluğu ve tempoyu da özlemişim. Zira, ben zevk aldığım ve belli bir amaca yönelik işlere kanalize olmazsam direkt olarak kendime sarıyorum. Bu ruh sağlığıma hiç iyi gelmiyor. Halbuki, şu an konsantrosyon ve enerjimi kapatilizme hizmet etmeye adayabiliyorum. Yaptığım işle ilgili olarak saçma sapan ayrıntıları bir yana bırakırsak ve genel olarak etik değerlere önem atfetmezsek bir şikayetim yok. Ne de olsa ekmek parası...

Birbirine benzer günleri daha hızlıca tüketiyorum belki ama keyfiyetimden bir o oranda mutluyum. Hiç olmazsa namazlarımı daha bir keyifle ve titizlikle klabiliyorum. Diğer yandan mental olarak kendimi rahat hissettiğimde entellektüel olarak da üretken olabiliyorum ve daha çok okuyabiliyorum.

Bu durumumun en kötü yanı ise depresyonum azdığında blogger a daha fazla zaman ayırıp daha kaliteli şeyler yazabiliyorken bu aralar pek vakit bulamamam. Napalım...

10 Temmuz 2012 Salı

Home Home Sweet Home


Vatan millet sakarya ideolojisinden hareketle giriştiğimiz bir macera olarak Eskişehir seferi de sona erdi. Artık, doğup büyüdüğüm ve şimdilerde gereksiz yere ayrıldığımı düşündüğüm şehrime geri döndüm.

Son 2 haftayı, iyi bir pozisyonda yüksek sayılabilecek bir gelirle ve rahat içinde çalışırken neden işi bıraktığımı insanlara anlatmakla geçiriyorum. Sadece maddiyat odaklı yaşayanlar için ruhunda birşeyleri başarma heyecanı ve tutkusu olanları anlamak çok zor. Zaten artık, onların anlayabileceği şekilde detaylarla geçiştiriyorum bu konuyu.

Macaristan'dayken ve döndükten sonra yaşadığım psikolojinin çok benzerini yaşıyorum. Adeta dejavu. Ama ben hiç mecbur olduğu için birşeyler yapan biri olmadım ki şimdi de sırf para kazanmak ve rahat için risk almaktan kaçınayım. Kağıt üstünde oldukça mantıksız görünebilir tekrar İstanbul'a gelmek ama yıllardır uğraştığım birşey için bence büyük bir fırsat yakaladım. Denemezsem gözüm açık giderdi.

Geçen iki yılın ise bende önemli bir hayal kırıklığı yarattığını da itiraf etmek zorundayım. Gerçekten ciddi bir fedakarlık yaparak ama samimiyetle hizmet edebileceğime inandığım için devlete geçmiştim. Elimden geleni de yapmaya gayret gösterdim. Yaptıklarımın fark yaratmasını ve değer üretmeyi çok istemiştim. Yalnız, hiç birşeyin yapılmaması ya da yapmak isteyenlerin engellenmesi üzerine inşaa edilmiş bir sistemde benim gibiler çok fazla yaşam alanı bulamazlardı. Bende de yılmaz bir irade ve inat yok. Belli miktar sabır ve direnç gösterdim. Elimden gelen buydu. Tanıdığım önemli insanlar ya da bağlantılarım olmadığından kimsenin beni umursadığı da yoktu.

Neticede tilki misali dönüp dolaşıp aynı yerdeyiz. Ne diyoruz peki?

Yaşasın moda, yaşasın moda perakendesi...

19 Haziran 2012 Salı

İdeolojisiz Yaşamlar


Hayata karşı bakış açısı bence insanı yaşayan diğer organizmalardan ayıran bir hususiyet. Varlıkla ve hem bu hem de öbür dünya ile ilişkileri şekillendiren de işte tam bu bakış açısıdır. Halbuki hızla tükenen yaşamlarımızda artık ideolojisizlik ön planda. Salt yaşama ve tüketme odaklı gündeliklik pratiklerimiz omurgası sağlam bir düşünce sistemimiz olmasına izin vermiyor.


Bize dikte edilen yaşam formları ile sürekli artan "ihtiyaçlarımız"ı giderme faaliyetlerimiz bizi o kadar meşgul ediyorki varlık nedenimizle ilişki kurma yollarını arayacak halimiz yok. Öylesine yaşayıp duruyoruz.

Halbuki, inandığımız değerlerimiz, ideal bir dünya anlayışımız ve geleceğe dair romantik bir bakış açımız olması ne kadar da iyi olurdu. Birazcık nefes alabilir,bir nebze huzur bulabilirdik. Aldığımız şeyleri koyacak yer bulmaya çalışmak yerine etrafımızdaki almaları gereken şeyleri alamayanlara yardım etmenin hazzına ne kadar ihtiyacımız olduğunu farkedebilsek keşke.

İşte bunların tüm nedeninin ise ideolojisizlik olduğunu düşünüyorum. Bize dikte edilen hayat pratiğine alternatif üretemememiz ve kabul eder halde olmamız da aslında bundan. Birşeylere inanmak ve inandığın gibi yaşamak, zorlanmak ve bedel ödemek ama insan olduğunu hissetmek belki de bu işin anahtarıdır.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Pervasız Olmak

Hayata pervasızca bakanların sırrını merak ediyorum... Eğilmeyen, bükülmeyen hep dik duran insanlara hep hayranlık duymuşumdur. Neden ki?

Bence kaybetmekten korkulacak herhangi birşeyi olmayan insanlara has bir tutum ama bu tür bir insan olmak nasıl mümkün olur ki?

Acaba hiç korkmadıklarından mı yoksa korktuklarını belli etmediklerinden midir bu hal? Ya da hiçbir şeyleri olmamasından mı?

Belki de benim yaptığım hata birşeyleri peşinden koşacak kadar çok istemektir. Onların sırrı birşeyleri çok istememek olabilir mi?

Bütün bu nedenlere takva ve tevekkülden yeterince nasiplenmemiş olmayışımı da eklemem gerekir mi?

Herkesin taşıdığı yükler vardır. Doğduğu günle beraber yüklenmeye başlayan bu yükler ilerleyen yıllarda ağırlaşmaya başlar. Benimki de korkularım, endişelerim, hayal kırıklıklarım. Bunlar taşımaktan öylesine yorgunum ki pervasız yaşayabilenlere olan hayranlığım da yüklerim ağırlaşması ile artıyor. Yalnız, bu yüklerin altından kalmamı engelleyen birşey varsa o da tecrübe. Yaşla birlikte gelen birşey olmakla beraber, insana yaşamayı kolaylaştıran şeyin ta kendisi... Bilmiyorum acaba eskisine göre daha mı mutluyum yoksa daha mı huzurlu ama bildiğim şey varsa kesinlikle daha sakinim. Pervasızlık yok bende. Bu iç sakinliğimin bir sonucu yoksa sıradanlaşmanın mı?

Zor, çooook zor konular. Cevabı asla bulunamayacak sorular.