21 Kasım 2009 Cumartesi

Seni Seviyorum


En çok böyle günlerde sana ihtiyaç duyuyorum. Kimseye anlatamadığım şeyleri anlatabileceğim tek kişi olduğun için seni seviyorum...


Ne zaman susacağım hakkında fikrin olmadığı halde beni sürekli dinleyeceğini bilmeyi çok seviyorum...


Yanında herşeyden kendimi koruyabileceğimi düşünüyorum. Yanında kurşun geçirmez oluyorum. Yanında senin haricinde ki herşey önemsizleşmesini ve hayatımdaki en önemli şey olmanı seviyorum...


Yanında ağlayabilmeyi seviyorum. Altından kalkamadığım her yüke ve gözyaşlarıma ortak olmanı seviyorum...


Benim gibi dertli olmanı seviyorum. Para, pul, makam, mevki değil insanların yüreklerine dokunma derdimi anlayabilmeni seviyorum...


Seninle birlikte kurduğumuz hayalleri seviyorum. Hayallerimizin ortak olmasını, aynı hayalleri kurabilmeyi seviyorum...


Ölümün bile bizi ayırmayacak olmasını seviyorum. Sadece bu dünyada değil iki dünyada da seni sevebilmeyi seviyorum...


"Seni seviyorum" demekten korkmamayı seviyorum. "Seni seviyorum" dedikçe sevgimin artmasını seviyorum...


Beni sevdiğini bilmeyi seviyorum. Bu sevgiyi hissetmeyi seviyorum...


18 Kasım 2009 Çarşamba

Işık


Hayattaki en zor şeyin insanın kendi ve özelde de nefsi ile mücadelesi olduğuna inanıyorum. Bu mücadeleyi zor kılan şey ise aslında böyle bir mücadelenin içinde olduğumuzun dahi bilincinde değiliz. Bu sayede düşmanımız sinsi bir hüviyete bürünebiliyor.

Bu blogun amacı olan ben ve benim hissettiklerimle bu konunun alakasını kuracak olursam eğer; tanıdığım tüm insanlar içinde bu mücadeleyi en çetin veren insan olduğuma inanmamdır. Tabii ki mücadelenin içinde olmak, kendime karşı zaferler kazandığım anlamına gelmiyor (zaten bu kazandığında biten bir mücadele değil, tekrar ve tekrar baştan başlayan bir mücadele). Ayrıca zaten kazanamadığım bir mücadelenin reklamını yaparak kahramanlık taslamak gibi de bir niyetim yok. Bu mücadelenin bilincinde olmak beni kahraman değil olsa olsa şansız biri yapar zira, hayatı kendine zehir etmenin çok etkili bir yolu…
Fakat yaşıma göre uzun zamandır verdiğim bu mücadele tamamıyla da boşa yapılmış bir mücadele değil. Büyük buhranlar ve yıkımların ardından en azından hayatta ki amacımı bulmuş oldum. Kendime bile sürpriz olacak şekilde bu amacı bulmak ruhuma bir aydınlık verdi.
Şimdilerde tüm yüklerimden kurtulmuş hissediyorum kendimi. Birçoğunu kendimin ördüğü duvarların önce sıvaları döküldü ve çatlaklar oluştu. Çatlaklardan ışık girdikçe kalbim ve ruhum bu ışığa meftun oldu. Yer yer çatlakların büyümesi ile yarıklar oluştu ve duvarlar artık yıkılıyor. Ölümsüz olan gerçek ölümlü yalanın yerine tekrar (NFK) geçiyor ve ben varlık nedenimle barışıyorum. Şu an yüreğim bu düşüncenin yarattığı heyecanla pır pır ediyor. Derdim artıyor ama artan ve büyüyen bu dert aslında varlığım için yegane dermanı barındırdığı gibi başkalarına da derman olma potansiyeli barındırıyor.
Neden böyle bir lutfa mazhar olduğumu bilmiyorum ama her lutfun kendi cinsinden şükrü gerektirdiğini bildiğimden bu ışığı paylaşmak istiyorum.
Ama şu an da nasıl yaparım onu bilmiyorum. Belki henüz bunu bilme zamanım gelmemiştir ve biraz daha birikim yapmam gerekiyordur…Zaman gösterecek !

5 Kasım 2009 Perşembe

Sevgi


Gel-gitlerin birbirini kovaladığı acayip bir ruh hali içindeyim. Bir yandan geleceğe dair umutlarımın verdiği heyecanla coşarken diğer yandan anın getirdiği kasvet ve yapılması gereken işlerin büyüklüğü yanında siniyorum, eziliyorum.


En çokta beni yoran şey bir türlü kelimelere dökülemeyen içimdeki dert. Kime anlatsam, nasıl anlatsam bilemiyorum. Dolup dolup taşan bir yüreğim var. Bir sürü korku, telaş, umut, heyecan hepsi aynı yerde. Eksik olan şeylerde var tabii. Mesela, sevgi...


Hiçbir şeyi sevmemeyi önceleri güçlü bir karakterin göstergesi sayardım. Hiçbir şeye bağlanmamayı, en güzel şeylerden bile bir anda vazgeçebilmeye kendimi alıştırdım. Güçlendim. Artık en zor gibi görünen şeylere dair kararları bir çırpıda alabilen biri oldum. Ama zaman bana bunun doğru olmadığını gösterdi sanırım. Şimdi o vazgeçtiğim bir sürü şey ama en çokta sevdiklerime onları ne kadar çok sevdiğimi söylememiş olmanın pişmanlığını yaşıyorum. Artık söylemeye söylemeye dilim kemikleşti. Belki çok konuşuyorum ama söylediklerimin hiçbirinin kıymet-i harbiyesi yok. Sözün özünü söylemekten çok uzağım.


Söylenmedikçe derdim büyüyor. Büyüdükçe korkum artıyor. Korkum arttıkça insanlardan uzaklaşıyorum ve uzaklaştıkça kendime bir dünya örüyorum. Ama gel gör ki, bu dünya ile dışarıdaki dünya aynı değil. Yarı şizofren bir hayatım olmuş durumda.


Kelimelere bile ayrı anlamlar yüklüyorum. Başkalarının hayatına ve önem verdikleri şeylere dair en basit şeyleri dahi anlayamıyorum ve benim için varlık sebebi olan şeyleri de anlatamıyorum. Ben ve dünyanın geri kalanı arasında büyük bir empati sorunu var. Halbuki ben bu dünya ruhumdan birşeyler katmak istiyorum. Eğer iletişim kuramayacaksam bunu nasıl başarabilirim?


Ben belki herkesin sevgisini gösterdiği şekilde sevgisini gösteremiyor olabilirim ama diğer yandan benim sevgime kimin ihtiyacı var ki? Ben kimim ki birilerine sevgimi gösterip onun benim sevgime değer vermesini bekleyeceğim?


Dilemma da bu değil mi zaten? Yani benim kayıp ettiğim nokta ! Denemeden asla bilemeyeceğim bir şey üzerine peşin hükümler veriyorum. Her zamanki gibi...........

31 Ekim 2009 Cumartesi

Günah Çıkarma


Hani diyorum benim değer sistemim de günah çıkarma diye birşey olsa...Acaba o zaman aradığım huzuru bulur muyum? Mutluluğun olmadığını biliyorum ama huzur da mı yok acaba?


Eğer huzur yoksa vicdanımda ki bu bana verilen nimetlerin hakkını verememe duygusundan nasıl kurtulacağım? Bu kadar çok şeye sahip olup da bu kadar huzursuz olmam neden?


Hayatta tek beklentim biraz huzur. Basit, gösterişsiz ve sıradan biraz huzur. Tek istediğim vicdanımın beni rahat bırakması. Aslında kafam o kadar karışık ki gerçekten vicdanımın beni rahat bırakmasını istiyor muyum ondan da emin değilim. Çünkü insan olarak değerim eğer varsa bu büyük ölçüde o şikayet ettiğim vicdanım sayesinde.


Ama hep kendi ile mücadele içinde biri olarak buna daha fazla ne kadar takat gösterebilirim bilmiyorum. Dönüp dolaşıp mücadelesini verdiğim şeyler mutlak bir değersizlik sonucuna varmama neden oluyor. Nereye dönsem ve baksam bir sıradanlık, bir gereksizlik var. Hiçbir şeye bağlanamadığım gibi hiçbir şeye önemde veremiyorum ve bu da o vicdan azabını çektiğim bana verilen nimetlerin kadrini bilememe sonucuna beni götürüyor.


Bu hissettiklerim varlık bilincinin bir yan ürünü mü yoksa dağların bile almaktan imtina ettikleri emanetin yükü mü bilemiyorum? Yoksa sadece bir delilik olmasın !! ?

18 Ekim 2009 Pazar

Bir dostum olsun istiyorum....


Bir dostum olsun istiyorum, içimdeki tüm korkuları paylaşabileceğim;


Bir dostum olsun istiyorum, her an arayabileceğim ama "neden aradın?" diye sormayacak;


Bir dostum olsun istiyorum, adam öldürsem bile bunu itiraf edebilecek kadar güveneceğim ama beni hiç satmayacak;


Bir dostum olsun istiyorum, "Kaf dağı şurada dediğimde" "hadi göster de inanayım" demeyecek;


Bir dostum olsun istiyorum, ideallerimi saçma bulmayacak;


Bir dostum olsun istiyorum, cehenneme gidiyorum dediğimde "sen nereye ben oraya" diyecek;


Bir dostum olsun istiyorum, cennete dahi onsuz gitmek istemeyeceğim;


Bir dostum olsun istiyorum, zırvaladığımda dahi dinleyecek, zırvalasa dahi dinleyebileceğim;


Bir dostum olsun istiyorum, yanı yanım, evim evi, dünyam dünyası olacak.


Bir dostum olsun istiyorum, ne kadınlar, ne para, ne makam aramıza giremesin, aramıza girecek tek şey ölüm olsun o da geçici olarak...


Bir dostum olsun istiyorum, çölde bile kendimi yalnız hissettirmeyecek;


Bir dostum olsun istiyorum, dostluk için mekanın ve zamanın farketmeyeceği 1000 yıl sonra da görüşsek ara da gezegenler de olsa görüştüğün andan itibaren bütün mesafelerin anlamını yitirdiği;


Bir dostum olsun istiyorum, bana saygı duyan ve benim de saygı duyduğum;


Bir dostum olsun istiyorum, kalbi hiç kırılmayan ve kalbimi hiç kıramayan;


Bir dostum olsun istiyorum, yanında ağlamaktan utanmayacağım;


Bir dostum olsun istiyorum, kötü şeyleri paylaşttığımda azaltan, iyi şeyleri paylaştığımda arttıran;


Bir dostum olsun istiyorum, tüm hayati kararlarında izimin olduğu, tüm hayati kararlarımda izi olan;


Bir dostum olsun istiyorum, eşyayı ve hakikati anlayan ve anlamama yardımcı olan;


Bir dostum olsun istiyorum, beni sadece iyi şeylere davet eden ama kötü şeylere davetime uymayan;


Bir dostum olsun istiyorum, sırf nasıl olduğumu merak ettiği için beni arayan;


Bir dostum olsun istiyorum, unuttuğum şeyleri bana hatırlatan ama en çokta insan olmayı unutturmayan...

8 Ekim 2009 Perşembe

Yine Bilmiyorum ....


İçimde garip bir duygu var. Kendimi acayip boşlukta hissettiren ama bir o kadarda hafiflemiş hissettiren bir duygu bu. Bırak tarif edebilmeyi iyi mi kötü mü onu bile tam olarak anlayabilmiş değilim.


Hep aklına gelen şeyleri yapmayı bir hayat biçimi olarak benimsiyeli tam olarak 4 yıl 3 ay 8 gün olmuş. Bu süre içinde kendi standardlarımın üstünde çılgınlıklar yaptım. İlginç bir hayatım olduğunu da düşünüyorum açıkçası. Ama bu son yaptığım herhalde en psikopatça olanıydı. Eğitimini aldığım en iyi bildiğim ve iyi sayılabilecek bir para kazandığım işi bıraktım ve tekrar okula döndüm. Akademisyen olmayı deneyeceğim. Sadece yapmak istediğim işin bu olduğunu düşündüğüm için ve hiçbir B planı olmadan bu sefer suya atladım. Benden 4-5 hatta 6 yaş küçüklerle olmak zorunluluğuna ve neredeyse unuttuğum bilgilerinde tekrarı mecburiyetine rağmen bu işe soyundum. Sonunda da bırak akademisyenliğin garenti olmasını doktoraya kabul edileceğimin bile garantisi yok.


Kafayımı yiyorum nedir anlamıyorum ama bu yaşa gelipte bu kadar hayati kararı kısa sürede alan başka kimse tanımıyor olmam durumun pekte normal olmadığına işaret ediyor. Lakin, hayatımın geri kalanı nefret ettiğim bir sektörde çalışarak geçer miydi ki??? Sanırım bir de bu tür büyük kararlar almanın sağladığı adrenaline bağımlılık var bende.


Bilmiyorum.........................

4 Ekim 2009 Pazar

Sultanahmet'de Starbucks


Benim büyük iddeaları olan bir milletin ferdi olmaktan dolayı duyduğum gurur hayatıma anlam veren en önemli şeylerden biri. Bu iddealardan biri ise kendine özgü bir medeniyete sahip olduğumuzdur.


Öyle kuşatıcı ve bütün bir medeniyettir ki bu yeme-içme alışkanlıklarımızdan ailevi örflere, temizlikten ticarete kadar bir bütünü arzeder. Bu kadar çok alternatifi ve yönü olan başka bir medeniyette ancak İran, Hint ve Çin'de vardır. Batılıları bunların içine katmıyorum bile.


Ama bizim sadece Osmanlı'ya değil Roma'nın doğusuna da başkentlik yapmış bir şehrin en gözde yerinde starbucks, mcdonalds vb küresel kurumların açılmasına izin vermemiz nasıl bir aymazlıktır anlamıyorum. Dünya'nın en büyük yapılarını barındıran bir meydanda daha özgün restauran mağaza vb yerler kurabilecekken bunlara izin vermek tam bir gaflet. Ama ben bu yazıyı yazarken hedefim bu tür eleştirileri gündeme getirmek değildi.


Asıl beni kızdıran benim oralarda bulunduğum sırada tesadüfen gözüme çarpan bir durum. Sultanahmet starbuks'ta bulunanların tamamımın Türklerden oluşmasıydı ! Resmen kan beynime sıçradı bu zevatı orada görünce. Sen ki bir tarihin kalbinin attığı yerdesin gide gide starbucksa mı gidiyorsun ! Yazıklar olsun ! Tamam belki o an için bir tesadüftü bu kadar türkün orada olması ama tek bir türkün bile olmaması gereken bir yer olduğu kanaatindeyim. En azından Sultanahmet bize ait olsa fena mı olur?