19 Ağustos 2008 Salı

Bahtsız Bedewinin Yaz Tatili


Paramparça olan tatil hayallerim var. Bu sene nedendir bilinmez bir bedewilik var üstümde. Hangi tatil fırsatı çıksa karşıma bir aksilik oluyor.

Birkaç ay evvel doğu anadolu ve suriye yi kapsayacak bir araba gezesi yaptı arkadaşlarım ve bende katılacaktım ama bir iş nedeniyle katılamadım. Halbûki, metafizik gerilimimi arttırmak adına önemli bir seyahat olacaktı. Sonuç: Ayrıca seyahati düzenleyen arkadaşım ve diğer katılanların kalitelerinden yararlanmak nasip olacaktı ama olmadı...

Sonra Prag'a gidelim dedik. Zar zor bir ekip kurduk ama bu seferde turlarda yer kalmamış. Bunun da nedeni sürekli birilerinin beni satması yüzünden geç kalmış olmamız. Alınacak ders: Türklerle cennete bile gidilmez !...

En son olarakta geçen hafta sonu araba ile Yunanistan'a geçecektik. Bunda da arkadaşımın planları son anda işi nedeni ile değişti ve bana uymaz bir hale geldi. Neymiş: Hayali bile güzeldi ...

Birbirinden 3 farklı grupla yaptığım organizasyon girişimlerinin tamamında hüsrana uğramak bedewilikten başka nedir ki???

14 Ağustos 2008 Perşembe

Büyük Amaçların Küçük İnsanı


İnsanın kendisini hayata bağlayan şeylere ne kadar çok ihtiyacı varmış. Öle koca koca laflar edecek değilim. Büyük ideolojilerinde peşinden de gidecek değilim. Ben bir Gandhi, Lenin ya da Mandela değilim. Mussolini, Franco ve Hitler olmaktanda Allah'a sığınırım. Ama hiç olmazsa yüreğimi ortaya koyabileceğimden ve kendimden birşeyler katabileceğim küçücükte olsan bir idealin parçası olabilsem ne olurdu acaba?


Hep bir şeylere ait olmak istemek ama hiçbir şeyin parçası olamamak !


Beni ben yapan olay bu vahim durum. Dün bir filmde geçen koskocaman bir laf vardı :


There is no destination in life, life itself is a journey.


Benim seyehatimde aynı böyle. Sonu olmayan öylesine bir seyahat.

Fakirliğin Göz Kör Olsun




Küçülüğümde, büyük ekonomik sıkıntılarımız
vardır. Çok küçük bir bütçemiz ve sürekli dalgalanan bir aile ekonomimiz ile geçinmeye çalışırdık. Babamın haftalık olarak aldığı ücretle masraflarımızı karşılar ve her hafta o zamanlar daha yeni yeni açılmaya başlayan süpermarketlerden birine giderdik ve erzağımızı alırdık.

Sanırım 7-8 yaşlarında iken yine bir gün market alışverişini yaptıktan sonra kasaya geldik ve aldıklarımızı poşete doldurmaya başladık. Annem de parayı ödemek için cüzdanını açtı ama paramız aldıklarımız için yeterli değildi. Annem çok utanmıştı. Ben ve kardeşim ise ne olduğunu anlayamamıştık ama annem bize elimizdeki bazı şeyleri bırakmamızı söyledi. Bizde bazı şeyleri ayırarak paramızın yettiğine göre ayarladık. O gün ben mevuzuyu anlayacak yaşta değildim ama annemin üzüntüsünü hiç unutamam.
Bu olay benim çocukluğuma dair hiç unutmadığım hadiselerden biridir. Neden unutmadığımı da çok analiz etmedim aslında. Ama bugün ev için bir şeyler almaya markete gittiğimde önümdeki bir bayanında başına annemin o gün başına gelene benzer bir durum geldi. Hâli vakti çok yerinde olmadığı izlenimi veren bir hanım önümde birşeyler almıştı ama parası çıkışmadı. Aldığı üzümü ve makarnayı bırakmak zorunda kaldı. 3-4 ytl lik birşeydi sanıyorum. Benim aklıma hemen yine o gün geldi. Annemin de parası yetmemişti ve ihtiyacı olan 10bin TL idi. Hani Mimar Sinan resimli olan yeşil paralardan...Zaten birtek o para ile 1000 TL li Fatih Sultan Mehmet'in resmi olan mavi renkli parayı hatırlarım eskilerden. 1000 TL de çok değerli bir paraydı bizim için. Çünkü 1000TL ile 1 kg kıyma alıp köfte yapardı annem. Nerden mi hatırlıyorum? Çünkü kıymayı almaya ben giderdim ve her zaman "az yağlı köftelik kıyma" diye özellikle tembihlenirdim.
Bu gün önümdeki hanıma yardım etmek istedim. Onun eksiği olan birkaç YTL yi verebilirdim. Ama nasıl bir tepki vereceğini bilemediğimden ürktüm. Yanlış anlaşılmaktan korktum açıkçası. Kim nerden bilecek ki benim annemin bu tür bir macerası olduğunu ve bu kadının düştüğü durumu az çok anlayabildiğimi?

Fakirlikten ve parasızlıktan nefret ediyorum. Zengin olmak ve mal hırsım. Allah hazinelerini kime vereceğini bilir ve beni mal mülk ile imtihan etsin istemem. Zaten yeterince imtihan konum var.Ama temel ihtiyaçlarını almak için bile zorlanan insanlara şahit oldukça içimden parçalar kopuyor. Benim hayatımın çooook uzun bir bölümü bu tür mücadelenin içinde geçti. Çocukken hiç birşey hissetmiyordum ama büyüdükçe bazı şeylerin farkına varıyor olmak acı vericiydi. Ondan dolayı eski Türk filimlerindeki "fakir ama mutlu" edebiyatına da acayip uyuz olurum. İnsan hem fakir hem de mutlu olamaz. Tabii zenginlikte mutluluk getirmez ama fakirlik kesinlikle mutsuzluk getiriyor.

Belki de en sevdiğim Türk büyükleri bundan dolayı hep Fatih Sultan Mehmet ve Mimar Sinan olacaklar .

9 Ağustos 2008 Cumartesi

112 ACİL



Bugün hayatımdaki en feci kazaya şahit oldum. Bir araba gözümün önünde takla attı ve metrelerce sürüklendi. Araba niyayet durduğunda sürücü elini kolunu sallayarak ters dönen arabadan dışarı çıktı ama araba alev almaya başlamıştı. Neyse ki; etraftaki esnaf yangın söndürücülerle müdehale etti ve sorun olmadı.


Tabii, ben derhal 112 ACİL servisi aradım. Hayatımda ilk kez aramak zorunda kaldığım acil servisi bir robot cevapladı ve bana konuşmalarımın kayıt edileceğine dair uyarıda bulundu. Bu yaklaşık 30 sn sürdü. Daha sonra beni bir yere bağladı 5 sn de. Bir telefon çalmaya başladı ama 30-40 sn boyunca kimse cevaplamadı. En az 1 dk süren bu aramam sonucunda kimseye ulaşamadım. Peki, bu durumda aradığım "ACİL" numara gerçekten ne kadar acil??? Ya ölüm ile kalım arasında ki süre 1 dk olsaydı??? Ya o süre içinde yetişebilecek ambülansa ihtiyacım olsaydı?


Zaten insanın hayatı pamuk ipliğine bağlıyken, kendini üst sınıf ülkeler ligine konuşlamaya çalışan yurdumda bu yaşadığımda ne oluyor? Ben niye bu devlete vergi veriyorum? Niye kimse bu ülkede işini yapmıyor? Niye hiç birşeye denetim yok?


Ben cidden burada yaşamak istemiyorum artık !!!

31 Temmuz 2008 Perşembe

Dertsiz + Tasasız = Gamsız


Yaşlanıyorum. Saçlarımda beyazlar bunun göstergesi. Ama düşününce aslında ben hiç genç olmadım. Yada modern zamanların "gençlik" tanımlarına bir türlü oturamadığımdan böyle hissediyorum. Hep bir şeylerin mücadelesini veren, sorumluluk sahibi, garip bir okuma alışkanlığı olan, haşarılıktan hoşlanmayan, tembel biri olduğumdanda olabilir bu durum.

Diğer bir yandan da yukarıda ki durumla çelişkili olarak içimde hep bir çocuk var hiç büyümüyor. Hâla Pc oyunlarını seviyorum. Hâla yetişkinlerin sahip olduğu dertlerim yok. Ev alayım, yat alayım, kat alayım vb. şeyler bir türlü beni sarmıyor. Ailemin ekonomik durumundan dolayı çalışmak zorunda olmasam bir kariyer yapmak derdim bile olmayacaktı muhtemelen. Sırf bu yaz 3 arkadaşım daha evlendi. Yola erken çıkan bazılarının çocukları bile var. Ama benim bırak planımın olmasını gündemim de bile değil. Bununla ilgili bir zorunlulukta hissetmiyorum. Son günlerde de fark ettiğim bir şey insanlarda beni çocuk gibi görüyor.

Bunu fark ettiğimde çok şaşırdım aslında. Ama sonra bir çözümleme yaptım. Kimseye sorunlarımndan bahsetmediğimden ve herkesle rahatça çok yönlü geyik yapabildiğimden olsa gerek insanlar beni gamsız sanıyor. Saçlarımda ki beyazları fark edenlerinde şaşkınlığı bundan olsa gerek. Yine de ben kimseyi kınamıyorum bu durum için. Onlardan farklı olmak, onlar gibi bu dünyanın maddiyatı için dertlenmemek bana çocukluk yaftasının yapışmasına neden olacaksa buna "varım !".

Bu dünya onların olsun. Ben öbür dünyayı istiyorum...

Tabii benimde sorunlarım var. Tabii benimde endişelerim var. Tabii benimde korkularım var. Ama bunların mevcut halleri ile bile çok fazla olduğunu düşünürken bir de insanlar negatif enerji verecek şekilde ortalara saçmanın mânasızlığı ortada.

10 Temmuz 2008 Perşembe

La Rumba Barcelona

Evet gittim. Barselona'ya da gittim. Böylelikle yaptığım kupa koleksiyonuma yeni bir parça daha eklendi :)

Barselona ile ilgili olumlu şeyler söyleyeceğim ama ilk önce söylemem gereken bir olumsuz şey var. Bu şehir sahip olduğu ünün içini doldurabilecek kadar çok değere sahip değil bence. İstanbul'lu biri olarak çok küçük bir şehir. Deniz ve buna dayalı eğlenceler haricinde alternatif sunmuyor. Her ne kadar benim alâkam olmasada gece hayatıda İstiklal Caddesi'nin sunduğu olanaklarla kıyaslanamayacak kadar renksiz. Gerçi tüm Batılılar gibi sadece sarhoş olmaya dayalı bir eğlence anlayışları olduğu için Katalanların bunu önemsediklerini de sanmıyorum :)


Şehir gayet bariz bir şekilde iyi planlanmış bir yer. Tüm yapılar orjinal ve birbiri ile uyumlu. Belli bir stili barındırıyor. Ama bence tipik bir Akdeniz şehri. Belki ben de Akdeniz'e kıyısı olan bir ülkeden geldiğim için orjinal bulmadım bu durumu. İsveçli olsam ne yazardım kimbilir :)

En çok caddeleri hoşuma gitti. Geniş ve genelde tek yön olan birbirini dikey kesen caddeleri var.

Aslında Barselona bende 1992 Olimpiyat oyunlarından önce az gelişmiş ibr kıyı yerleşimini andırıyor. Olimpiyatlarla için yapılan yatırımlar ve oyunların dünya çapında şehrin tanıtımına yaptığı katkı sayesinde büyük bir turizm merkezi haline gelmiş Barselona. Büyük bir yat limanı ile yine büyük gemilerin yanaşabileceği başka bir limanı bulunuyor. Şehirde birçok ta spor kompleksi var.

Tabii şehrin en ünlü spor faaliyeti Barcelona FC. Yani dünyaca ünlü, Avrupa'nın en büyük kapasiteeli stadına sahip futbol takımı... Stada da gittim ama maalesef içeri girmek mümkün olmadı zira, turistlere kapalıymış. 8.5€ ücreti gözden çıkarmama rağmen gezememek bende hayal kırıklığı yarattı :(

Peki Barselona'ın en ilginç yönü neydi diye düşünürsem tabii ki motorsiklet kullanan çok sayıda bayanın olması. O kadar yaygın bir olay ki bayanların motorsiklet kullanması kimse artık bunu yadırdamıyor ama benim çok ilginç bulduğum bir konuydu.


Şehrin diğer hoşuma giden yönü ise oldukça temiz olması. Bence bunun tek nedeni tursitik şehir olması ama yinede gayet takdir edilesi bir durum. Turistik demişken, şehirdeki herşey tam turistlere göre ayarlanmış durumda. Herşeyin İngilizcesi yanında yazıyor. Tourist Info noktaları yaygın. Bu yönü ile bence Roma'dan bile daha iyiydi. Bir tek sıkıntı İngilizce bilen yerel halk fazla yok.


Barselona'da ucuza akşam yemeği yemek istersekte aklımda bulunması gerekn şey saat 8 den önce yemek. Ondan sonra lokantalar kalabalık oluyor ve gece yarısına kadar doluyor. Çok geç yemek yiyiyor oradaki insanlar. Bu da enteresandı. Gece saat 1 de hala yemek yiyenleri gördüm. Sorduğum kişiler bunun gayet normal olduğunu söyledi. Özellikle yaz ayları için.

Birde GAUDİ var tabii ki. Hatta şöyle demek lazım. Gaudi yoksa Barcelona yok. (Ama resimleri hernedense buraya yerleştiremiyorum.) Enteresan mistik bir mimar bu Gaudi denen zat. Her bir yere bir sürü yapılar yapmış. Güzel şeyler. Kilise, bahçe, konut ve envai çşit binalar...

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Çığlık Atmak İstiyorum



Bazen içimden sesim kısılana kadar çığlık atmak istiyorum. Ama bunun doğal bir dürtü olduğunu ve zaman zaman herkesin ihtiyacı olduğunu zannediyorum. Eğer öyle olmasa çığlığın bir alt versiyonu olan bağırmak ya da kimi durumlarda havlamak insanların yaptığı bir ameliye olmazdı. Bağırma ve havlama ile enerjilerini boşaltanlar çığlık atmaya da daha az ihtiyaç duyuyorlar.

Ama ben nadiren bağırıyorum ya da negatif enerjimi üstüne boşaltacak bir zat-ı muhterem bulamıyorum. Bundan dolayı çığlık atmak konusunda büyük bir istek var içimde. Bir sürü saçma sapan sorunla akşama kadar uğraşıyor olmak sinirlerimi yıprattı iyice. Aslında sorunların olmasından ziyade aynı sorunların kronik hale gelip hep kendini tekrar etmesi beni çileden çıkartıyor.

Aylardır yaptığım uyarıların dikkate alınmaması sonunda şu anda belime kadar varan pislikle uğraşmak zorunda bırakıldığım için müdürün odasına gidip çığlık atsam nasıl olur mesela?
Kendimi daha iyi hisseder miyim?

Babamın zengin olmadığına en çok hayıflandığım zamanlar böyle zamanlar işte. Hayatta istemediğin halde ilkelerine ve değerlerine ters hareket edenlerle aynı ortamı paylaşmaya devam etmek bana yapılan en büyük işkence. Tam bir zillet. Alıp başımı gitmek ve kendime uygun insanları aramak istiyorum. Ama bu tür insanları bulana kadar hayatımı idame ettirememekten korkuyorum ve korkularım zillete neden oluyor !